31 Ocak 2012 Salı

Mustafa Akyol İstiklal Marşını Bilmiyor!

   Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
   Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
   Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
   Kim bilir, belki yarın, belki yarından
 da yakın.

Atatürk’ün gençliğe hitabesi “Ey Türk gençliği” diye başlar, istiklal marşı ise “Korkma” ile başlar…

Ama ikisi de özünde birdir, aynı duyguları yansıtır.

Ancak bazı “ahmaklar” bunları anlamak istemez.

Mustafa Akyol çıkmış ve gençliğe hitabeden rahatsız olduğunu, bunun kaldırılması gerektiğini söylemiş. Ve eklemiş, ortak bir metin olarak sadece İstiklal marşı yeter demiş.

Bak Mustafa, bizim asıl derdimiz seni ve senin gibileri azdıranlarla, ama bu seferlik adam yerine koyalım seni.

Gençliğe hitabeden rahatsız olmanı elbette anlayışla karşılıyoruz. Çünkü o metnin özünü benimseyen gençlik olduğu sürece, bu memlekette salyalarını saçarak konuşmayı bırak rahat bir nefes bile alamazsın.

Senin gençliğe hitabeden rahatsızlık duyman, maşası olduğun iktidarın ruh halini yansıtması bakımından önemlidir.

Ama gel itiraf et…

Asıl derdinin sadece gençliğe hitabe olmadığını itiraf et…

İstiklal marşından da rahatsız olduğunu itiraf et…

Eğer “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” seni rahatsız ediyorsa, “Kahraman ırkıma bir gül! Ne şiddet? bu celal?” satırları da rahatsız eder.

Aksi halde insanın aklına şu soru gelir; Yoksa sen İstiklal marşını bilmiyor musun?

Evet, eğer gençliğe hitabeden rahatsız oluyor ve İstiklal marşından olmuyorsan, buradan çıkartılacak tek sonuç senin İstiklal marşını bilmediğindir.

Birbirinin özü itibariyle aynı olan 2 metinden birisine sahip çıkıp, diğerine sahip çıkmamak olmaz.

Hani o törenlerden senin zihniyetin rahatsız oluyor ya, sırf sizin cehaletinizi ortadan kaldırmak için İstiklal marşı daha fazla yerde okunmalı.

Gençliğe hitabe ise sadece duvarlar üzerinde asılı kalmamalı, sizin zihniyetinize karşı bir silah olarak kullanılmalıdır!

Murat KAYA

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Mustafa Kemal ATATÜRK

30 Ocak 2012 Pazartesi

Orgeneral Necip Torumtay'ın Anıları: Turgut Özal, Körfez Krizi ve PKK

Necip Torumtay, doğumundan genelkurmay başkanlığından istifa edişine kadar yaşadığı çeşitli olayları “Orgeneral Torumtay’ın Anları” isimli kitabında toplamıştır. Kitap, kısa ama içerik bakımından geniş bir önsöz ile başlamaktadır. Kitap genel olarak 2 ana bölümden oluşur. İlk bölümde anılar bulunur, ikinci bölümde ise Necip Torumtay “niçin askerlikten istifa ettim” sorusuna yanıt vermektedir. Sonsöz ise gelecek kuşaklara bırakılmış bir mektup niteliğindedir. Kitapta 2 önemli belge bulunmaktadır. Bunlar istifa mektubu ve silahlı kuvvetlere veda mesajıdır. Fotoğraf albümünde Necip Torumtay’ın hayatının çeşitli dönemlerine ait 34 adet fotoğraf bulunmaktadır. Kaynakça bölümünde ise sadece 5 kitabın ismi vardır.

Necip Torumtay’ın çocukluğuna dair aktardığı ilk önemli anısı, Cumhuriyetimizin 10. yıl kutlamaları dönemine aittir. Emperyalizme karşı verilen bir kurtuluş savaşının ardından Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, 10. yaşını büyük bir coşku ile kutlamıştır. 10.yıl marşını büyük bir coşkuyla okuyan Torumtay, bunu yapan “15 milyon” kişiden sadece birisidir.

Kutlamalarda Necip Torumtay bir müsamerede görev almıştır. Onun görevi “Mustafa Kemal’in Askerleri” tablosundaki erlerden birisi olmaktır. Bu oyunu basit bir oyun olarak görebiliriz. O gün giydiği kostümün ardından yıllar sonra Orgeneral rütbesine kadar yükselecek ve genelkurmay başkanı olacaktır. İşte o zaman 1933 yılında sahnelediği “Mustafa Kemal’in Askerleri” oyununu gerçek hayata uygulayacak ve Atatürk’ün “8 Temmuz” günü gösterdiği dik duruşu kısmen de olsa sergileyecektir.

Necip Torumtay’ın babası Kadri Nihat Torumtay, vilayet mektupçuluğu(vali yardımcılığı), kaymakamlık gibi üst düzey memur olarak görev yapmıştır. Bundan dolayı memleketin birçok yerinde yaşamıştır. Necip Torumtay asker olduktan sonra da aynen çocukluğundaki gibi, birkaç yılda bir şehir değiştirecek ve ülkemizin her karış toprağını yakından tanıma fırsatı bulacaktır.

Türk milletinin en kara günü olan “10 Kasım 1938” tarihinde Necip Torumtay ortaokul 3. sınıf öğrencisidir. Bu acı haberi, Bilecik’te iken öğrenmiştir. O gün için Torumtay aynen şunları söylemiştir; “10 Kasım günü Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre sonra trenle İstanbul’dan Ankara’ya götürülüşü sırasında cenazesini görebilmek ümidiyle tüm ortaokul ve halkın büyük bir kısmı il merkezinden 5 km uzaktaki tren istasyonuna gittik. Gece yarısına doğru Bilecik istasyonuna gelen ve yavaşlayarak durmadan geçen trenin sonunda, etrafı büyük vitrin camlı bir vagonda Atatürk’ün şanlı bayrağımıza sarılı tabutu bulunuyordu. Cenazenin dört tarafında, büyük üniformalarıyla dört general, heykeller gibi saygı nöbetindeydiler. Önümüzden çok yavaş geçen bu manzarayı hepimiz gözyaşları ve hıçkırıklarla izledik.”

1942 yılında Torumtay liseden mezun oldu. Artık geleceğini şekillendirecek bir karar verecek, asker olmayı seçecekti. TSK o yıllarda asker olmak isteyenler için güzel bir uygulama yapmaktadır. Harp okuluna katılmak isteyenler sağlık muayeneleri ve çeşitli formalitelerin ardından er olarak staj yapmaktadır. Geleceğin subayları hayatlarının başında Mehmetçik olmak nasıl bir duygu önce onu öğrenmektedir.

2012 Türkiye’sinde maalesef 19 Mayıs’ı kutlayıp kutlamama tartışmalarına şahit oluyoruz. Torumtay’ın öğrencilik yıllarında bu kutlamalar büyük bir coşku ile yapılmaktadır. Aynı zamanda kutlamalar Ankara Radyosu tarafından canlı olarak dinleyicilere aktarılmaktaydı.

1943 yılının Su Bayramında Necip Torumtay önemli bir ödül alır. 10 metrelik kuleden elbise ve sırt çantası ile yüzme havuzuna atlama ve sualtında bunları çıkartma yarışmasında başarı elde eder. Bu başarısı bizzat dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün verdiği ödül ile taçlandırılır.

Torumtay askeri eğitimini tamamladıktan sonra, sıra öğrendiklerini uygulamaya gelir. Polatlı, Manisa, Balıkesir ilk görev yaptığı yerlerdendir. Siirt’e göreve atanmasıyla birlikte artık biraz daha çetin bir coğrafyada askerlik görevini yapacaktır. Bölgede özellikle kış aylarında yaşamak oldukça zordur. 1948 yılının ilkbaharında batarya komutanlığı görevine vekalet ederken bir teftişe uğrar. Bu sırada ordunun askeri disiplini, askeri eğitimi tamdır. Aynı zamanda Mehmetçiklerin sağlığı her şeyden önce tutulmaktadır. Fakat denetim sırasında binaların boyaları dökülmüş vaziyettedir. Bu durum Torumtay’ın gösterişten önce askerliğe önem verdiğini kanıtlar niteliktedir. Onun sahip olduğu karakteri daha iyi anlayabilmek için konu hakkındaki yorumunu aynen aktarıyoruz;

“Denetlemeden sonra, askerlik hayatımın sonuna kadar eğitimi daima başta tutacağıma, süs ve gösterişle başarı peşinde koşmayacağıma yemin ettim. Bu mesleği savaş ilmini ve sanatını öğrenmek ve öğretmek için seçmiştim, gösteri ve süs için değil. Son görevimden ayrılıncaya kadar bu inancı korudum ve gösteriş peşinde koşanlara da iltifat etmedim.”

1948 yılında Necip Torumtay, Bitlis’teki Piyade Alay Komutanının kızı Türkan Turgay ile evlendi. O yıllarda 2. Dünya savaşı bitmiş ve dünya yeni bir siyasi atmosferin içine girmişti. Atatürk’ün tam bağımsız Türkiye’si, Amerikancılığa doğru yönelmişti. Necip Torumtay da ABD’ye topçu telsiz tamir kursunu gitti. Amerika’da iken arkadaşı üsteğmen İsmail Hakkı Oğuz ile birlikte 1935 model Chrysler marka araba aldı. 1950 yılında ise kursunu bitirip Türkiye’ye geri döndü.

1950 Torumtay çifti için özel bir yıldır, çünkü çocukları Edip dünyaya gelmiştir. Bu yılın sonunda ise Kore savaşı patlak verir. Kore’ye savaşa gidecek Türk askerlerine telsiz ve top eğitimi, Torumtay tarafından verilmiştir.

Eylül 1956’da Necip Torumtay, Türkan Torumtay, Edip Torumtay ve yeni çocukları Ayda Torumtay Japonya’ya, Tokyo’ya gitmiştir. O yıllarda Tokyo Tower inşa aşamasındaymış ve 2 yıl içinde tamamlanmıştır. Japon mimarisi ise genel olarak tek katlı evlerden oluşmaktaymış. Necip Torumtay’ın mesleki görevini ise Büyükelçilik binasında ve Birleşmiş Milletler Uzakdoğu Komutanlığı(UNC/FEC) irtibat bürosunda sürdürmüştür.

Necip Torumtay 27 Mayıs süreci ve sonrasındaki olayları çok yüzeysel olarak anlatmıştır. Bu konuda verdiği en önemli bilgi, kendisine teklif edilen Babaeski Kaymakamlığı görevini kabul etmemiş oluşudur. Babası yıllar önce Babaeski’de kaymakamlık görevi yaptığından dolayı, babasının asaleten sürdürdüğü görevini bu şartlar altında kabul etmemiştir.

27 Mayıs sürecinde en fazla tartışılan konu Yassıada mahkemeleridir. Necip Torumtay burada güvenlik önlemlerini kontrol ve koordine etmekle görevlendirilmişti. Ama anılarında maalesef detaylı bilgiler vermez. Genel anlamda 27 Mayıs sürecini ise şöyle özetler;

“27 Mayıs hakkında yetkililerce çeşitli açıklamalar yapılmış ve farklı kesimlerden çok değişik görüşler ortaya atılmıştır. Cumhuriyet dönemimizin bu önemli siyasi ve sosyal olayının nedenleri ve koşullarıyla daha da derinlere inilerek ve tarihi inceleme konusu olarak ele alınacağına veya alınmakta olduğuna şüphe yoktur.”

Necip Torumtay ihtilal sürecine birkaç paragrafla anlattıktan sonra, sıra 22 Şubat ve 21 Mayıs hareketlerine geliyor. Talat Aydemir ve arkadaşları 27 Mayıs’ın ardından Türkiye’nin yeterince iyi yönetilemediğini, ihtilalin amacına ulaşamadığını düşünmektedir. Bundan dolayı, yeni bir askeri müdahale daha doğrusu yeni bir yönetim için çeşitli girişimlerde bulunurlar. Ama Talat Aydemir’in kişiliği kan dökülmesine karşıdır. Devletin yönetimini ele geçirme fırsatını yakalamasına rağmen, kan dökmemek adına bunu kullanmaz. Ama yine de ideallerinden vazgeçmemiştir. İdealleri uğruna, başı dik bir şekilde darağacına gitmiştir.

Torumtay 22 Şubat hareketi öncesinde Genelkurmay karargahında yaşanan tedirginlikleri anlatmaktadır. Bu durumun, özellikle üst rütbedeki askerleri derin endişelere sürüklediğini görüyoruz. Talat Aydemir’in Ankara dışında bir yere göreve atılıp, pasif bir göreve verilmesi bardağı taşıran son damla olur. “Harbiyeli Aldanmaz” ruhu işte böyle bir ortamda doğar.

Talat Aydemir’i tutuklama emri verilen askerlerden birisi Necip Torumtay’dır. Onun bu konuda yazdıkları Talat Aydemir’i daha yakından tanımamız açısından önemlidir;

“Başbakan İsmet İnönü’nün imzasıyla Genelkurmay’a 5 tutuklama emri geldi. Talat Aydemir ve önde gelen dört arkadaşının tutuklanmaları emrediliyordu. Bu görevi yerine getirmek üzere 5 subay komutasında timler oluşturuldu. Bunlardan birisi de bendim. Talat Aydemir’i tutuklamakla görevlendirilmiştim. Beraberimde kara, deniz, ve hava kuvvetlerinden birer subay ve bir silahlı manga vardı. Talat Aydemir’i geceleyin evinden alacaktık. Alınan istihbarata göre, Aydemir’in evi içeriden ve dışarıdan kuşatma altındaydı.”

Necip Torumtay’ın şu satırları Talat Aydemir’e karşı düşüncelerini özetler niteliktedir; “Albay Aydemir, Harp Akademilerinde ikinci sınıfında beraber okuduğum, benden 5 yıl ileride, sevdiğim ve saydığım, sakin ve efendi bir subaydı.”

70li yıllara kadar Torumtay yurdun çeşitli yerlerinde görevlere atanmıştır. Aynı zamanda sık sık yurtdışına çıkıp çeşitli eğitim seminerlerine katılmıştır.  1970 yılının Ağustos ayında Necip Torumtay acı bir olayla karşılaşır. Oğlu Edip bir eğitim uçuşunda hayatını kaybetmiştir. Yazmış olduğu anılarını da oğluna ithaf etmiştir.

Torumtay 12 Mart ile ilgili de çok fazla detaya girmemektedir. Burada önemli bir not olarak Mahir Çayan’ın 1972 yılında hapisten kaçışını anlatır. Mahir Çayan’ın kaçışı TSK içinde ciddi bir infial uyandırır. Çünkü ordunun içindeki bazı subay ve astsubayların Mahir Çayan’a yardım ettiği söylentisi çıkmıştır. Kaçış sırasında görevini ihmal ettiği öne sürülen Tugay komutanı görevinden alınır, yerine Necip Torumtay getirilir.

70li yıllar Torumtay’ın NATO ile içli dışlı olduğu bir süreçtir. Kitapta NATO ile ilgili çeşitli değerlendirmeler yapmaktadır. NATO ittifakının Türkiye’nin milli menfaatleriyle uyuştuğunu öne sürer. Ama buna rağmen gerektiğinde tam bağımsız bir tavır almayı başarabilmiştir.

Kıbrıs barış harekâtı yapıldığı sırada Torumtay artık tümgeneralliğe terfi etmiştir. O yıl Rauf Denktaş ile de birlikte çalışma fırsatı bulur.

Rauf Denktaş hayatının sonuna kadar yani 2012 yılının Ocak ayına kadar Kıbrıs için mücadele etmiş bir mücadele ve dava adamıdır. Torumtay, Rauf Denktaş ile ilgili şu gözlemleri yapar; “Sayın Denktaş önünde dağ gibi idari ve siyasi sorunlar olmasına rağmen büyük bir huzur içerisinde ve gelecekten emin görünüyordu.”

“KTFD’nin değerli başkanı Rauf Denktaş’ı da mükemmel bir insan, örnek bir devlet adamı ve üstün vatanperverliğiyle yakından tanımak ve kendisiyle ortak konularımızda işbirliği yapmak şansına sahip oldum.”

Torumtay Kıbrıs’ın geleceği ile ilgili geniş değerlendirmelerde bulunur. Türk ordusunun adada bulunması, Kıbrıs Türklerinin can güvenliği için olmazsa olmazdır. 70li yılların sonuna doğru Torumtay Genelkurmay karargâhında göreve başladı. 12 Eylül’e gidiş süreciyle ilgili onun gözlemleri elbette çok önemlidir. Ama bu süreç ile ilgili çok fazla detaya girmez. 12 Eylül darbesini bile 3-4 paragrafla geçiştirmekle yetinir.

27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül ile ilgili Necip Torumtay’ın bu tavrı, Türk ordusunun siyasete mesafeli durması gerektiğine inancından kaynaklanıyor olabilir. 12 Eylül sonrasında Necip Torumtay Amerika’ya gidip Atatürk’ün doğumunun 100. Yılı etkinliklerine katılmak için görevlendirilir. Görevi ABD’de bir dizi konferans vermektir. Bunun için Türk Devrim ve Türk siyasi tarihi ile ilgili geniş araştırmalar yapar.

1987 yılına geldiğimizde ordunun üst düzey yönetiminde önemli bir değişim yaşandı. Orgeneral Necdet Üruğ’un görev süresi dolacaktı. Yerine ise Orgeneral Öztorun’un getirilmesi gerekiyordu Ama Turgut Özal bunu engelledi, Necip Torumtay’ın genelkurmay başkanı olmasını sağladı. Bir yandan PKK’nın artan ırkçı terör eylemleri, diğer taraftan ise Irak-ABD restleşmeleri TSK’nın komuta kademesini daha da önemli kılıyordu.

Necip Torumtay göreve bu şekilde gelmiş olmasını memnun karşılamıyor ve bunu anılarında açıkça belirtiyor; “Böyle bir göreve geleneksek usullerimize göre gelmeyi arzu ederdim, siyasi bir görünüm alan ve silahlı kuvvetleri rencide eden böyle bir olaydan sonra değil.”

Turgut Özal Necip Torumtay’ı birkaç yıl önce genelkurmay başkanı olmasını sağlamıştır. Düz bir mantıkla Torumtay ile Özal’ın birbirine yakın isimler olduğunu söylemek oldukça yanlış olur. Çünkü gerek Torumtay’ın PKK’ya karşı olan tutumu, gerekse ABD’nin Irak işgaline karşı tutumu Özal ile tam ters doğrultudadır.

Torumtay anılarında Saddam’ın baskısından dolayı Türkiye’ye sığınan 10.000lerce Kürt’ün arasına PKK’lıların karıştığını da söylemektedir. Bu söylemlerin hedefinde ise doğrudan mevcut hükümet vardır. Çünkü PKK’lıların sınırı geçmesine seyirci kalınması yanlış bir politikadan kaynaklanmıştır. O yıllarda kim bilir kaç kişi elini kolunu sallayarak Irak’tan Türkiye’ye girip askerlerimizi ve masum halkımızı şehit etti. Bu durum Torumtay paşanın ve birçok insanın vicdanını sızlatmıştır.

Sınır güvenliği ile ilgili de Torumtay’ın görüşleri önemlidir; “Her bağımsız egemen ülke, kendi sınırlarının güvenliğini kendisi almak zorundadır. Sınır güvenliği başka bir ülkenin alacağı önlemlere de emanet edilemez. Bu sınır güvenliği sadece silahlı geçişlere veya kaçakçılığa karşı değil, milletçe geçirdiğimiz iki tecrübeden almamız gereken derslere göre yüzbinlerce muhtemel sığınmacılara karşı da kesin ve caydırıcı bir duvar olmalıdır. Unutulmamalıdır ki insan hakları ve diğer insani düşünceler milli güvenliğimiz ve ülke bütünlüğünden daha fazla bir önceliğe sahip olamaz.”

Artık yepyeni bir kriz patlak vermişti; Körfez krizi. Bu kriz Özal ile Torumtay arasındaki iplerin iyice kopmasına neden olacaktır. Bir taraf ABD’nin yanında saf tutmayı, diğer taraf “Yurtta barış dünyada barış” anlayışını tercih edecekti.

Eğer askeri bir operasyon yapılacaksa, bu konudaki en yetkili kişi hiç kuşkusuz genelkurmay başkanıdır. Ama körfez krizi patladığında, Turgut Özal genelkurmay başkanını saf dışı bırakıp kendi kafasından planlar yapar. Üstelik bu planları Necip Torumtay TRT ekranlarından öğrenmektedir! Devlet anlayışının içine düştüğü bu durum gerçekten içler acısıdır.

3 Aralık 1990 tarihinde Necip Torumtay kısa ve öz bir şekilde Turgut Özal’a rest çekip, ABD’nin jandarmalığını asla üstlenmeyeceğini kanıtlar nitelikte bir tavır sergilemiştir. İstifa mektubu kısa ve özdür ama Özal dönemine ilişkin en önemli tarihi belge niteliğindedir;

“İnandığım prensiplerle ve devlet anlayışımla hizmete devamı mümkün göremediğim için istifa ediyorum.”

Turgut Özal 1 koyup 3 almaktan söz ederken, Necip Torumtay gerçekçi bir tutum sergiliyordu. Geçmişe dönüp baktığımızda 1 koyup 3 alma meselesi siyasi bir komedi olarak kalmıştır. Ama Necip Torumtay’ın dik duruşu tarihsel bir miras olarak gelecek kuşaklara aktarılmıştır.

Anıların keleme alınmasındaki en temel olay Özal-Torumtay ilişkisinin kopma noktasıdır. Necip Torumtay’ın bir ifadesi aslında bütün bu süreci özetler niteliktedir;

“Geminin dümeni asıl sorumlusunun elinde değildi ve rotası da belirsizdi.”

O gemi Türkiye’ydi. Ama maalesef okyanus ötesinden gelen emirlere göre hareket etmekteydi. Bu duruma seyirci kalmak bir Türk askerine yakışmazdı.

En başta, “Mustafa Kemal’in Askerleri” tiyatro oyunundan bahsetmiştik. O oyunun üzerinden yaklaşık 55 yıl geçince bu sefer Necip Torumtay gerçekten Mustafa Kemal’in askeri gibi davranmıştır. Kendisi NATO ile içli dışlı birisiydi, NATO’yu savunuyordu, ABD’de çeşitli eğitimler almıştı. Ama bütün bunlar ülkesi siyasi ve askeri bir kriz ile karşılaşınca “ulusal” tavır almasına engel olamadı.

Bugün, Necip Torumtay aramızda değil artık. Geçtiğimiz yılın yaz aylarında hayata gözlerini yumdu. Ama yazmış olduğu anılar ve “dümensiz” siyasetçilere karşı olan tutumu bizlere örnek olmalıdır.

Kitap 1990 yılındaki istifa ile birlikte sona ermektedir. Ama benzer olayların bugün aynen tekrar yaşandığını görüyoruz. Dün ırkçı terör örgütü PKK ile iğrenç pazarlıklar yapılıyordu, bugün de yapılıyor. Dün bazıları Mehmetçiği ABD askerlerine siper etmek için Irak’a sürmek istiyordu, bugün ise Suriye’ye sürmek istiyorlar.

İşte bu nedenlerden dolayı, Necip Torumtay’ın anılarından çıkarılacak çok ders vardır. Ama bunlardan en önemlisi şu cümlede saklıdır; “Yurtta barış dünyada barış!”

Murat KAYA

29 Ocak 2012 Pazar

Diyap Ağa Kürt Değil Türk’tür!

İşçi Partisi ya da önceki ismiyle Sosyalist Parti, Kürtçülerin en önemli isteklerinden birisi olan özerkliği ilk gündeme getiren oluşumlardan birisidir. “2000’e Doğru” dergisinde Atatürk’ün Kürtlere özerklik vereceği yalanı defalarca gündeme getirilmiştir. Üstelik bunu yaparlarken Diyap Ağa ve Atatürk’ün fotoğrafını kullanmışlardır.

O yıllarda Aydınlıkçılarla PKK arasında net bir ayrım bulunmuyordu. Doğu Perinçek Apo ile “dostane” pozlar veriyor ve hatta Abdullah Öcalan’ın elinden çiçekler alıyordu. “2000’e Doğru” PKK’nın tezlerini yansıtan bir yayın organıydı.

Aradan yıllar geçti, devir değişti…

Doğu Perinçek PKK’ya “pekeke” demeyi bırakıp “pekaka” demeye başladı. Gerçi Perinçek’in bir günü diğer gününü tutmuyordu, 3 ay “pekaka” diyorsa, gündeme göre ağız değiştirip 7 ay “pekeke” ifadesini kullanırdı.

Pekaka, pekeke ifadelerine fazla takılıp kalmayalım, konumuza yani Diyap Ağa’ya dönelim.

İşçi Partisi genel başkan vekilliği görevinde bulunan Mehmet Bedri Gültekin, Kemal Burkay ile Diyap Ağa’nın bir tutulmasını eleştiren bir yazı yazmış. Yazının amacı güzel, ama içeriği maalesef Diyap Ağanın kemiklerini sızlatır niteliktedir…

Diyap Ağa Türk devrimine destek vermiş ve ilk mecliste mebusluk görevini üstlenmiş önemli isimlerden birisidir. Dersim milletvekilidir. O yıllarda Dersim coğrafyasında feodal yapı ciddi bir şekilde halkı sömürüyordu. Bu sömürü öyle bir aşamaya gelmişti ki, bazı ağaların ahtapot gibi olan sömürücü kolları İstanbul’a kadar uzanıp vergi toplayabiliyordu. Yani Dersim’de devlet içinde devlet vardı ve Diyap Ağa böyle bir coğrafyanın vekili olarak Ankara’da bulundu.

Kurtuluş savaşı yıllarında Dersim civarında çıkan Koçgiri isyanı, Türk ordusunu ciddi anlamda sıkıntıya sokmuştu. Çünkü Yunan ordusu batıdan, Kürtler ise doğudan Ankara hükümetini sıkıştırmıştı. İşte böyle bir atmosferde, meclisin Kayseri’ye taşınması tartışılmaya başlandı. Diyap Ağa tarihe geçecek nitelikteki konuşmasını bu olayın ardından yaptı. Meclise kaçmak içinde değil savaşmak için geldiğini söyledi.

Fakat Diyap Ağayı Diyap Ağa yapan bambaşka bir gerçek vardır. O, bu gerçeği meclis kürsüsünden haykırmıştır;

“Gerek Şafii, gerek Hambeli gerek Hanefi hepimizin kıblesi birdir. Meclisimiz, kulübümüz, dinimiz, milletimiz birdir. Biz Kürt değil, biz Türk’üz. Hepiniz lailaheillah demişsiniz. Şimden sonra mı, ayrı bir din, ayrı bir millet olacağız?”

Evet, Diyap Ağa kendisini doğrudan Türk olarak tanımlamaktadır.

Maalesef Doğu Perinçek başta olmak üzere Aydınlık tayfası bu gerçeği görmezden gelmektedir. Bugün ona Kürt diyenler, emin olun Diyap Ağa’nın kemiklerini sızlatmaktan başka hiçbir iş yapmamaktadır.

Bütün bu yanlışlara imza atanlara Diyap Ağa’nın sözünü bir kez daha hatırlatalım; “Biz Kürt değil, biz Türk’üz.”

Murat KAYA

21 Ocak 2012 Cumartesi

İlker Başbuğ ile Hasbihal (2)

Ey İlker Paşa, sen içeri düştüğünden beri güneşin etrafında daha 1 defa bile dönmedi dünya. Ama geçen günler, saatler hatta dakikalar bir yıla bedel olsa gerek. Gel seninle bunun bir hesaplaşmasını yapalım…

Önce seni ifade vermeye çağırdılar, sonra sana terörist dediler ve sen ise kendini savunmaya çalıştın. 7-8 saat boyunca savcıyı ikna etmeye uğraştın. İşte burada hata yaptın İlker Paşa!

O savcıların hak, hukuk gibi bir derdi yoktu. Bunu en iyi bilen sendin, daha doğrusu bilmesi gereken sendin. Çünkü emrindeki 100lerce askere, iğrenç komploları işte seni yargılayan bu zihniyet kurmuştu.

Savcının karşısında dik bir duruş sergilemek yerine takdiri yüce Türk milletine bırakıyorum demekle yetindin.

Peki ya silah arkadaşların için ne yapmıştın?

Onlara terörist denildiğinde, omzunda rütbelerin varken “Türk milletinin takdirini” uygulamaktan neden korkmuştun?

Korku…

Ya da gerçekten korkmuş muydun? Yoksa emekliliğin keyfini sürmek için görevini yapmak zor mu gelmişti?

Ne diyordu üstat emperyalizme karşı başkaldırı destanında;

“Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar”

Evet, görev başındayken korkmamıştın aslında, yaptığın tek iş mücadele etmekten kaçmak olmuştu. Ama şimdi korkuyorsun, çünkü mücadeleden kaçmanın doğal sonucudur korku. Ve sen bunu yaşayarak öğrendin İlker Paşa!

Sana terörist diyorlar…

Bak önce açıkça söyleyeyim, sana bu yakıştırmayı yapanlar alçaktır, şerefsizdir, namussuzdur.

Ama birkaç acı olayı hatırlatmam lazım sana.

Söyle bakalım İlker Paşa; “teröristler de insandır” diyen sen değil miydin?

Sen teröristleri, 1000lerce masum insanı katledenleri “insan” olarak gördün.

Bazıları ise çıkıp sana terörist dedi…

Kaderin garip cilvesi bu olsa gerek İlker Paşa!

Şimdi, 19 Ekim 2009 tarihini hatırlatayım sana…

O gün sen Türk ordusunun en tepesindeki isimdin. 34 tane eli kanlı PKK’lı terörist Habur sınır kapısından elini kolunu sallayarak ülkemize girmişti.

O eli kanlı insanlar değil miydi Mehmetçikleri şehit eden?

Sen bu tablo karşısında ne yaptın İlker Paşa, sen ne yaptın?

Ergenekon ve Balyoz tertipleri karşısında sustun…

PKK’ya karşı taviz verilirken sustun…

Ve sonunda sana terörist dediler İlker Paşa.

Bu durum elbette senin canını çok yaktı. Bunca hatana, silah arkadaşlarına sahip çıkmayışına, PKK’ya verilen tavizlere seyirci kalmana rağmen bu ülkeye yıllarca hizmet etmiştin.

Ve artık Silivri’desin…

Cezaevine girerken sana bir soru sordular İlker Paşa; “Askerliğini yaptın mı?”

Bu soru sadece sana sorulmadı, içeri tıkılan bütün askerlere yöneltildi.

Şimdi dört duvar arasında iyice düşün, terörist olmakla suçlanmak mı daha ağır, askerliğini yapıp yapmadığın sorusu mu, yoksa her ikisi birden mi?

Kara Harp okulundan mezun olduktan sonra tam 48 yıl o şanlı üniformayı üzerinde taşıdın; ve en sonunda sana sordukları soru “askerliğini yaptın mı” oldu?

Sana formalite icabı yöneltilen bu soruyu, vicdanınla bir kez daha cevaplamalısın…

Askerliğini yaptın mı İlker Paşa?

Sen askerliğini yapmış olsaydın Türk ordusu bugün tasfiye edilebilir miydi?

Murat KAYA

5 Ocak 2012 Perşembe

İlker Başbuğ ile Hasbihal

Ey İlker Paşa; senin emrindeki askerler birer birer içeri alınıp zindanlara tıkılırken sen ne yaptın?

Sadece seyrettin.

Sana “susma sustukça sıra sana gelecek” dedik.

Sen ne yaptın?

Sustun, sadece sustun…

Ve gün geldi, kendi ellerinle askerlerini teslim ettiğin cellâtlar senin kapına dayandı.

Şimdi ne olacak hepimiz bekliyoruz.

Türk ordusu tasfiye edilirken dut yemiş bülbüle dönen birisi, savcıların karşısında bülbül gibi şakıyacak mı, yoksa onurlu bir duruş mu sergileyecek?

Evet, görev başındayken susman hataydı. Ama şu anda savcıların karşısında konuşman hata olacak.

Türk ordusunun onuru için savcıların sorularını cevaplamayıp susma hakkını kullanmalısın.

Kendi şerefin için, TSK'nın şerefi için hala yapabileceğin bir şeyler var.

Sende bunun için bir yürek var mı?

Genelkurmay başkanı olduğun 2 yıllık görev süren boyunca böyle bir yürek göremedik.

Ama yıllarca üzerinde taşıdığın üniformadan dolayı umudumuz var…

Attila’dan Mustafa Kemal’e; bütün Türk komutanları onurlu insanlardır, yürekli insanlardır.

Savcıların karşısına çıkmadan önce, yıllarca içinde bulunduğun kurumun tarihsel kökenlerini düşün.

Genç bir Harbiyeli iken; içtenlikle okuduğun Harbiye Marşını hatırla…

“Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti” dedikten sonra hangi satıra sıra geliyordu İlker Paşa?

Ben hatırlatayım sana…

“Cehennemler kudursa ölmez nigahbanıyız”

Gün cehennemlerin kudurduğu gündür…

Peki ya Harbiye ruhu nerede?

Varsın seni zindanlara tıksınlar…

Hatta zindanlarda öldüğünü düşün. Ama bir de, korkup köşeye çekilmiş olmayı düşün.

Hangisi daha fazla acı verir bir Türk askerine?

Korkmak mı, yoksa onurlu bir duruş sergilemek mi?

Ey İlker Paşa;

Harbiye marşına dönelim yine…

“Çıkardığın dehalar semalara yükselir” demiyor muyduk hep bir ağızdan…

Ama şu anda TSK’nın içinden çıkan dehalar semalara yükselmek yerine Silivri zindanlarına, Hasdal zindanlarına tıkılıyor!

Ve bunun mimarlarından birisi sensin!

Çünkü vakti zamanında böylesine kara bir tabloyu engelleme şansın vardı, ama bunu kullanmadın.

Gün savcılara ifade verme günü değil, gün mücadele günüdür.

Unutma; bugünü “tarih” yazacak İlker Paşa.

Bu zamana kadar yeterince mücadeleden kaçtın, sonuç ortada.

Artık biraz daha cesur ol ve dik dur!

Murat KAYA

2 Ocak 2012 Pazartesi

Akdeniz Üniversitesinde Şırnak-Uludere Gerginliği ve PKK Şovu

Akdeniz Üniversitesinde kendilerini “Devrimci-Demokrat-Yurtsever” olarak tanıtan bir grup insan, Şırnak’ta yasadışı yollardan kaçakçılık yaparken ölenleri anma adı altında provokatif rüzgârlar estirdi.

Bu ülkede kendisini hem devrimci hem demokrat hem de yurtsever olarak tanımlayan tek bir örgüt bulunmaktadır. O da PKK’dır. Öğrencilerin kendilerini tanımlama biçimleri kimliklerini ele vermiştir.

Yani basit bir öğrenci protestosunun ötesinde, doğrudan terör örgütünün denetiminde bir eylem gerçekleşmiştir.

Devrimci-Demokrat-Yurtsever gençler yemekhaneye kadar yürümek istedi, ama buna izin verilmesi elbette mümkün olamazdı. Daha sonra oturma eylemine başladılar.

Oturma eylemi sırasında çoğunluğu Kürtçe olan sloganlar attılar. Türkçe olarak atılan sloganlarda ise Türkiye’nin Kürdistan’da işgalci olduğu iddia edildi!

Polis ise PKK’lıların olası saldırılarına engel olmak için kampüse girmişti. Ama polis atılan yasadışı sloganları sadece dinlemekle yetinmiş, “kılını kıpırdatma” gereği görmemişti.

Bu durum karşısında Akdeniz Üniversitesinin duyarlı öğrencileri daha fazla sessiz kalamazdı. Bu öğrenciler sadece tek bir görüşe sahip olan topluluk değildi.

İçlerinde Atatürkçüsü de vardı, solcusu da, milliyetçisi de, Türkçüsü de. Üniversiteyi PKK’ya teslim etmeme isteği onları bir araya getirdi ve ortak bir eylem sergilediler.

Karşılarında örgütlü ve büyük olasılıkla silahlı 150 kişilik bir grup vardı. PKK’nın gövde gösterisine seyirci kalmak istemeyen öğrenci sayısı ise 80 civarındaydı.

Buna rağmen cesur gençlerden bazıları önce kalabalık gruba yaklaştı ve onları protesto eder nitelikte davranış sergiledi.

Bu cesur gençlerden güç alan diğer kişiler sayılarının azlığına bakmadan “Kahrolsun PKK” sloganları ile Akdeniz Üniversitesini inletmeye başladı.

PKK’lıların kendilerini tanımladığı kelimelerden birisi “demokrat” idi…

Madem demokratlar, bu sloganı anlayışla karşılamalıydılar değil mi?

Ama öyle olmadı!

Onlar yalnızca kendi kendilerini demokrattırlar! Bir kişi PKK’lı ise yürüyüş yapabilir slogan atabilir, değilse yürüyüş yapamaz slogan atamazdı!

Eylemin tehlikeli boyutu o anda ortaya çıktı. Kahrolsun PKK diye slogan atan gençlerin üzerine çeşitli maddeler atılmaya başlandı.

Atılan taşlar, şişeler ve çeşitli yaralayıcı maddeler yüzünden gökyüzü neredeyse görünemez duruma gelmişti.

Taşların hedefinde ise PKK’ya karşı olan cesur öğrenciler vardı.

Eğer taşların hedefinde PKK’lılar olsaydı, anında korkup meydanı boşaltırlardı. Ama hedefte cesur Atatürkçü- Milliyetçi gençler vardı. Korkmak onlara yakışmazdı!

Gökyüzünden yağan taşlara inat, sloganlar atmaya ve meydanı PKK’ya bırakmamaya kararlıydılar.

Ve bırakmadılar da…

Devrimci-Yurtsever-Demokrat maskeli PKK’lılar üniversite yerleşkesinden çıkmak zorunda kaldı.

Artık insanların kulağında ise tek bir slogan çınlıyordu;

“Kampüste PKK istemiyoruz…”

Murat KAYA

29 Aralık 2011 Perşembe

Şırnak Uludere’de Operasyon: Teröre Değil Kaçakçılığa Darbe!

Türkiye 2012 yılına gergin bir şekilde giriyor. Türk Silahlı Kuvvetleri devletin istihbarat kurumlarından aldığı bilgilerin ardından, bölücü terör örgütüne yönelik yaptığı hava operasyonunda köylü olduğu iddia edilen 35 kişi hayatını kaybetti.

Hayatını kaybeden insanların sınırda kaçakçılık yaptığı söyleniyor. Bu insanlar Kuzey Irak’tan, başta mazot olmak üzere çeşitli malları katırlara yüklemişler ve Türkiye’ye dönüş yolunda uçakların hedefi olmuşlardır.

Sınır kaçakçılığı doğrudan PKK’nın denetimiyle gerçekleşmektedir. PKK’dan izin almadan, daha doğrusu PKK’ya destek vermeden güneydoğuda hiç kimse katırların sırtına mazot yükleyip kaçakçılık yapamaz.

Kaçakçılığı yaşam tarzına dönüştüren insanların, PKK ile ilgisi yoktur dememiz doğru olmaz. Evet, belki o insanların içinde PKK’lı olmayan BDP’ye oy vermeyen insanlar da vardır. Ama yaptıkları iş, doğrudan terör örgütünün denetiminde olduğu için PKK ile içli dışlılardır.

İşte bundan dolayı TSK’nın yaptığı operasyonu sivillere yönelik değil, doğrudan terör örgütüne yönelik bir operasyon olarak tanımlamalıyız.

Bir ülke için sınır demek “namus” demektir.

Bir gece yarısı Türkiye-Yunanistan sınırını geçmeye ya da Meksika-ABD sınırında kaçakçılık yapmaya çalışın. Sonunuz ne olur, tahmin etmek çok zor değil.

Şırnak’ta yaşanan olayda, kaçakçıların doğrudan PKK’nın güzergâhını kullanması ise adeta kendi ölümlerine davetiye çıkartmalarına sebep olmuştur.

Bu üzücü bir olaydır, çünkü PKK vahşi yüzünü artık daha fazla gösterecektir. PKK’lı teröristler daha fazla insanı örgütleyebilmek için, “intikam” sloganlarıyla çeşitli terör eylemleri yapacaktır demek için kâhin olmaya gerek yok.

2012 yılının ilk günlerinde ve hatta belki de 2011’in son günlerinde bu tarz terör eylemleri ile karşı karşıya kalacağız.

Evet, TSK’nın yaptığı operasyon başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Kaçakçılık başkadır, terör başka. Ama TSK’nın psikolojisini bilmeden bu kuruma saldırmak haksızlık olur.

Aktütün baskınını hatırlayalım…

PKK’lı caniler tıpkı kaçakçılar gibi katırlar ile gelmişlerdi. Orada tam 17 askerimiz şehit düşmüştü. Bu olayın ardından Taraf gazetesi ordunun teröristlerin geldiğini tespit etmesine rağmen operasyon yapmadığını öne sürmüştü. Ama kullandıkları haritanın koordinatları haberin insanları bilgilendirmek için değil, TSK’ya karşı saldırmak için yapıldığını bizlere gösterdi. Ortada askeri bir hata yoktu, ama okyanus ötesinden Taraf’a sızmış bazı görüntüler vardı.

Taraf gazetesinin “okyanus ötesi” haberciliği TSK’nın görevine daha fazla odaklanmasına neden olmuştur. Sınır güvenliğinin en üst seviyeye ulaştığı dönemde Uludere’de yaşanan olay gerçekleşmiştir

Bu hatalı operasyonun ardından AKP TSK’ya karşı saldırgan tutumunu daha da arttıracaktır. Fakat hatanın sorumlusu doğrudan TSK değildir, istihbaratı kim verdi sorusu mutlaka cevaplandırılmalıdır.

Peki ya TSK ne yapmalı?

1.       Sınırdan geçen insanların terörist olduğu istihbaratını veren kurumu anında açıklamalıdır.
2.       Sınır karakolunun kaçakçılığa göz yumduğu iddiası ciddiye alınmalı, eğer böyle bir durum gerçekten varsa gerekli yasal işlemler yapılmalıdır.

Önümüzdeki günlerde PKK’ya karşı Türk ordusuna her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olacaktır. Bundan dolayı, ordumuza sahip çıkmak hepimizin görevidir.

Murat KAYA