15 Mart 2016 Salı

Ankara’nın Taşına Bak


10 Ekim 2015, 17 Şubat 2016 ve 13 Mart 2016 tarihlerinde Ankara’nın bağrına üç ayrı hançer saplandı. Bir insanın beyni ne ise bir devletin başkenti de odur. “Baş” kent denilmesinin sebebi budur. Başkentinde güvenliği sağlayamayan bir hükümetin, vatandaşlarının yüzüne bakma hakkı yoktur. Ancak hükümet “yüzsüzler” partisi olma özelliği ve “kınama” refleksi ile bütün bu saldırılardan kendisini aklamaktadır.

10 Ekim günü patlayan bombanın hedefinde siyasi olarak HDP’ye yakın olan kişiler vardı. Saldırının arkasında ise IŞİD terör örgütü bulunuyordu. Bazı kesimler bu saldırının ardından “oh olsun” demek gibi bir aymazlığın içine düştü. Patlayan bomba bu ülkenin kalbinde gerçekleşmişti. Ölenler, bu ülkenin vatandaşıydı. Ülkesini seven hiçbir insan bu saldırıyı kabullenemezdi, çünkü garda patlayan bomba başka bir gün evinin önünde patlayabilirdi.

17 Şubat 2016 günü devlet erkânının tam merkezinde bir bomba patladı. Bu sefer hedefte doğrudan askerler vardı ve fail ise PKK idi. Verilen mesaj açık ve netti, siz hava kuvvetlerinizle bir güç olmaya çalışırsanız, biz sizin hava kuvvetleri komutanlığınızı bile havaya uçurabiliriz. Uluslar arası terörün en bariz örneğini o gün yaşadık. Askerlerimiz, sivillerimiz onlarca canımızı toprağa verdik. Onlarca canın yanı sıra insanlığımızı da toprağa verdik. Çünkü HDP’li insan müsveddeleri canlı bombanın cenazesine omuz verdi.

13 Mart 2016’ya gelindiğinde yine bir bomba patladı. Bu sefer hedef herkesti. Güven parkta nöbet tutan çevik kuvvet, futbol maçından dönen vatandaşlar, YGS’den çıkıp kafasını dağıtan gençler, metro durağının orada gevrek satanlar, işten çıkmış evine gidenler; hedef herkesti, hedef bizdik. ABD büyük elçiliğinin kendi vatandaşlarına verdiği değeri, hükümetimiz bize vermedi. Bedenimiz parça parça dağıldı Kızılay’da. Kanlarımızın kokusu kaçak sarayın balkonuna kadar yayılmıştı. Fakat kan kokusu bile sarayı ihanet uykusundan uyandırmaya yetmedi.

***

Paralel polis diye diye sürdüğünüz onlarca polisin ardından Ankara’da terör örgütleri istedikleri gibi at oynatabiliyor artık. Bir insanın manevi dünyasındaki faaliyetlerinden dolayı gözünün yaşına bakmadan sürüyorsunuz, ama başta Hakan Fidan olmak üzere temel görevi bu patlamaları engellemek olan kişiler hala görevlerinin başında. İç işleri bakanı görevinin başında. Vali görevinin başında. Görevinin başında olmayan tek bir kişi var Ankara Emniyet Müdürü. 5 aydan beri Ankara’ya emniyet müdürü ataması yapılamamaktadır!

***

Acımız taze, kinimiz büyük;

Tek dayanağımız Ankara’da, “henüz patlamamış” Anıtkabir’de!

Uyan, uyan Gazi Kemal…

Bombacılardan hesap soracak ulusal duruşunla uyan.

Uyan, uyan Gazi Kemal…

8 Temmuz gecesi gösterdiğin devrimci iradenle uyan.

Uyan, uyan Gazi Kemal…

Şeyh Saidleri, Seyit Rızaları darağacına gönderen kararlılığınla uyan.

Uyan, uyan Gazi Kemal…

Kınamak için değil, hesap sormak için uyan!

Murat KAYA

7 Kasım 2015 Cumartesi

HDP Barajı Geçti Mi?



2014 yerel seçimleri Türk demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Bu seçimde yapılan oy hırsızlığını daha önceki yazılarımızda -AKP’lilerin bile red edemeyeceği bir şekilde- belgelemiştik. İller bazında oy hırsızlığının en fazla yaşandığı iki şehir Hatay ve Ankara idi. AKP onca hileye rağmen Hatay’da seçimi kaybetmiş, Ankara’da ise Mansur Yavaş’ın seçim zaferi karanlık eller tarafından gölgelenmişti.

Yerel seçimlerde büyükşehir belediye başkanı, ilçe belediye başkanı, belediye meclis üyeleri ve muhtarlar için ayrı ayrı olmak üzere çok sayıda oy kullanılır. Bundan dolayı seçim sonuçlarının kesinleşmesi gece yarısını bulur. 2014 yerel seçimlerinin ardından Türkiye en uzun gecelerinden birisini yaşadı. Sonuçlar açıklanmaya başlandığında Melih Gökçek için işler hiç iyi gitmiyordu. Ajanslar manipüle edilmiş seçim sonuçlarını sisteme giriyor, bu sonuçlar ile muhaliflerin sandıklara sahip çıkması engellenmek isteniyordu.

Manipüle edilmiş seçim sonucu ne demektir açıklayalım; Ankara’da Çankaya ilçesinde CHP her zaman birinci partidir. Yerel seçimlerde Mansur Yavaş burada çok yüksek bir oy oranına sahip olmuştu. Eğer sisteme Çankaya’nın sonuçları girilse, Mansur Yavaş’ın Melih Gökçek’in önünde olduğu ortaya çıkacaktı. Fakat bu yapılmamakta, Çankaya ilçesinin sonuçları henüz sayılmamış gibi gösterilmekteydi. Buna rağmen gecenin ilerleyen saatlerinde Anadolu ajansının verilerine göre Melih Gökçek ile Mansur Yavaş arasındaki oy farkı 10.000’e kadar düşmüştü. Birde buna Çankaya sonuçları eklendiğinde, Melih Gökçek’in saltanatı yıkılacak Mansur Yavaş ile Ankara halkının yüzü gülecekti.

İşte tam bu sırada, Çankaya oyları sisteme girilmeden önce Ankara’da kediler devreye girdi ve bütün sistemler çöktü. Sabah olduğunda artık Melih Gökçek belediye başkanıydı. Mansur Yavaş o kadar iyi bir insandı ki, kendisine inanan gençlerin burnunun bile kanamasını istemiyordu. Ona göre belediye başkanlığı koltuğu, bir tek gencin bile burnunun kanamasından daha değersizdi. Mansur Yavaş hak ettiği belediye başkanlığı koltuğuna sahip olamadı, ama Türk demokrasi tarihine örnek bir siyasetçi olarak geçti.

***

2015 tekrar seçimlerinde Mansur Yavaş’ın uğradığı haksızlığın bir benzerini yaşadık. Fakat bu sefer durum biraz daha farklıydı. Doğu bölgesinde sandıklar 16:00da kapandığı için ilk sonuçlarda HDP barajın biraz üzerinde oy oranına sahipti. HDP’nin doğuda yüksek oy almasına şaşırmamak lazım, çünkü bölgede seçim güvenliği diye bir şey yoktur. Batıdaki sandıklar açılmaya başlandığında HDP’nin oy oranı gittikçe düşüyor, baraj tehlikesi ortaya çıkıyordu.

HDP’nin güçlü olduğu illerde seçim sonuçları kesinleşmişti. Yeni açılan sandıklarda ise HDP’ye oy çıkmıyordu. HDP’nin oy oranı 10 sınırına yaklaştığı zaman sonuçların akışında yavaşlama oldu, sonra kısa bir süreliğine HDP oyları barajın altında olarak gösterildi. İşte ne olduysa bundan sonra oldu, HDP yeniden barajı geçti. Sandıkların açılma oranı düşük olan illerde HDP’nin oy oranı yüzde onluk barajın çok altındaydı. Yurtdışından gelecek oylar ise HDP’yi kurtarmaya yetmeyecekti. Peki ya ne oldu da HDP yüzde 10 barajını geçti?

Bu sorunun cevabı HDP’nin “seni başkan yaptırmayacağız” siyasetini bırakıp “seni başkan yaptırabiliriz” söylemine geçişinde saklıdır.

***

Eğer HDP barajın altında kalsaydı, bundan en fazla faydalanan parti AKP olacaktı. Fakat AKP, HDP’nin barajın altında kalmasını istemiyordu. Bunun hem güvenlik sebebi vardı, hem de anayasa değişikliği sırasında yapay bir uzlaşı mesajı verilmek isteniyordu.

HDP mecliste yer almazsa, güneydoğuda sokak çatışmaları artacak, hükümetin bu çatışmaları kontrol altına alma ihtimali ise oldukça güç olacaktı.

Mecliste 550 AKP’li milletvekili bile olsa, toplumsal muhalefet Tayyip Erdoğan’ın rüyalarını kabusa çevirecek güce sahiptir. AKP, HDP’nin baraj altı kalmasıyla elde edeceği 50 vekil ile istediklerini kolay kolay yapamazdı. Ama 13 yıllık AKP-PKK ittifakı yeniden kurulursa, bu sefer Tayyip Erdoğan’ın istekleri birer birer yerine getirilebilirdi.

Ve HDP %10 barajını aştı…

Ya da bir başka ifade ile baraj “aşırıldı”…

***

Siz bu seçimlerde HDP’nin “hakkıyla” yüzde onluk barajı geçtiğine inanıyorsanız, saygımız sonsuz…

Fakat sizden tek bir şey istiyoruz; “Seni başkan yaptırmayacağız” söylemini terk edenlerin AKP ile olan ilişkilerini bundan sonra daha iyi takip edin.

Barajı aşma karşılığında kurulan şer ittifakını görmeniz çok zor olmayacaktır!

Murat KAYA

17 Ekim 2015 Cumartesi

Başkan Babamızın Sonbaharı

“Hafta sonunda, akbabalar, balkon pencerelerindeki kepenkleri gagalayarak başkanlık sarayına girdiler, kanat çırpışları, içerdeki durağan zamanı dalgalandırdı ve pazartesi günü tan ağarırken, kent, büyük bir ölü ve çürüyen bir görkemin ılık esintisiyle, yüzyılların uyuşukluğunu üstünden attı.”

 “…sandığımız gibi yüklenmek zorunda kalmadık, ana kapı bir sesin usul yüklenişiyle kendiliğinden açıldı…”

Türkiye yeniden bir seçim sürecinin içinde yer alıyor, 1908 yılından itibaren onlarca seçim gördük, seçimlerde karşımıza çıkan on binlerce aday zafer elde edebilmek adına türlü türlü söylemlerle bizden oy istedi, yapılan her seçim farklı bir renkti, ancak tekrar seçim denilen sürecin 100 küsur yıllık seçim geleneğimizde başka bir benzeri bulunmuyor, çocuklar mahallede futbol maçı yaparken eğer topun sahibinin takımı yeniliyorsa, o çocuk topuna sarılıp oynatmıyorum sizi diye ağlayabiliyordu, işte 12 Haziran’dan sonra bu durumun bir benzerini yaşadık, uzun adam maçın sonucunu beğenmeyince, yenilen pehlivan güreşe doymaz misali tekrar seçim istedi, kimdi bu uzun, nereden çıkmıştı, Demirel gibi değişmez denilen renkler bile uçup giderken bu dünyadan, Mesut Yılmaz-Tansu Çiller-Turgut Özal gibi bir dönem fırtına gibi esen kişilerin ise esamesi bile okunmuyordu artık, öncesi mi dediniz, unutuldu gitti, bir uzun adam ortaya çıktı ve Türk siyasetindeki bütün dengeler değişti, siyasetin önündeki Türk ifadesi silinirken, Türk’ün ardındaki siyasetin ise içi boşaltıldı, nasıl mı boşaltıldı, ulusalcıysanız, milliyetçiyseniz hoooop Ergenekoncu oluverdiniz, yaptığınız turşunun güzel olması için ajandanıza notlar aldıysanız, bu tutuklanmanız için yeterli bir sebepti, çünkü, çünkü ve yine çünkü eşek hoşaftan Ergenekoncu turşudan ne anlar diyordu bizim uzun, sirke mi limon mu tartışması artık mazide kalmıştı, Marquez nokta koymayı sevmiyor olsa da uzun adam noktayı koymuştu, turşu kurarak darbe yapmak isteyenlerin canına okunacaktı, turşu suyuna ise şimdilik dokunan olmadı; uzun adama oy vermeyen bir iş adamı mısınız, vergi denetçilerine vereceğiniz çay paraları ile bile şirketiniz batmaya mahkum oldu, amiral gemisinin kaptanı gazetelerinde uzuna epey destek veriyordu, ama arada bir çatlak sesler çıkmasına engel olamıyordu, sonuç mu dediniz, çatlak seslerin kovulması yeterli değildi taraf olmayan bertaraf olmaya mahkum oldu ve amiral gemisi su almaya başladı; sıradan bir işçisiniz ve uzun adama destek vermiyor musunuz, bir sonraki ay o beğenmediğiniz asgari ücreti alacak işiniz dahi olmayacaktı, sizden önce madene giren kardeşleriniz o madenden sağ çıkmamış olabilir, fıtrat meselesi, susacaksınız, susmazsanız girecek bir madeniniz bile olmaz, uzun size İsrail dölü deyip bir tokat mı attı, hemen diğer yanağınızı döneceksiniz, uzunun vurduğu yerde gül biter diye boşuna dememişler; gazeteci iseniz yazdığınız her cümleyi 2 defa okumanız yeterli değildi, hatta on defa, yüz defa okusanız bile yetmezdi, aslında yazı yazmanıza bile gerek yok, size kafayı taktıysa yazmadığınız bir yazıdan dolayı bile uzuna hakaret suçlamasına maruz kalabilirsiniz, diyelim ki bir hata yaptınız ve yazı yazdınız uzun adam yazdığınızı beğenmezse ya elinizdeki kaleminiz alınacak ya da kaleminiz kırılacaktır, aslında gazetelerde yazılan yazılar kağıt israfından ibaretti, kağıt ve mürekkep israfı, ne gerek var bunlara, tek sayfadan oluşan tek bir gazete uzun adamın hayallerini süslüyor; siyasi bir parti kurduğunuzda amblem için boşuna tasarım yapmakla uğraşmayın, eğer uzun sizin amblemi beğenmezse seçime girmenize engel olur, hem ambleminiz beğenilmez hem de isminizde Türk varsa, o zaman zaten ayvayı yemişsinizdir, geçmiş olsun;  diyelim ki bir yolunu buldunuz seçime girdiniz, sandıklarda fazla oy almış olmak seçimi kazanmanız için yeterli değildir, size verilen oylar sağınızdaki ya da solunuzdaki partiye kaydırılıverir ve seçimi uzun kazanır, bunun ardından ancak bir bardak soğuk su içebilirsiniz, suyu içerken dikkatli olmakta fayda var, malum Ankara’da çeşmelerden su yerine çamur akabiliyor; uzun adam henüz paraların üzerine kendi fotoğrafını bastırabilmiş değil, işte bundan dolayı daha çok dolarla ilgileniyor, ülkeyi yönetmek ve paraları sıfırlamak aynı anda zor olacağı için bu konuda imdadına oğlu yetişiyor, dolarların sonundaki sıfır sayısı fazla olunca bunun sorumluluğu da çok oluyor, bizim anlamaz oğlan bir çuval inciri berbat edince işler epey karışıyor, devletlü efendim hazretlerimizin canı epey sıkılıyor, neyse ki bizim oğlan çizmeye doğru kaçınca biraz rahatlıyor, gerçi ortada büyük bir tehdit var, bizim oğlan çizmeden döndükten sonra isminin önünde doktor sıfatı olacak, şu anda uzun adamın en büyük korkusu oğlunun kendisini doktor sanması, eğer bizim oğlan uzun adamı muayene etmeye kalkarsa işte o zaman büyük bir felaket demektir, ah şu paraleller bütün suçlu sizsiniz, ne istediniz de vermedik; tamam açılım sürecinde İmralı’nın en önemli isteklerinden birisi dershanelerinizi kapattırmaktı, alt tarafı dershane, buna karşı 17-25’i yapmanız şart mıydı, ne güzel İmralı ile mutlu mesut yönetiyorduk ülkeyi, bir liranın arkasına uzunun o güzel sıfatından önce sizin etkinlikleriniz boy gösterdi, ahde vefa nedir bilmez misiniz be allahsız paraleller; peki ya İmralı size ne demeli, uzunun sarayından aşağı kalmaz imkanlar sunduk sana, hatta uzundan şanslısın Ankara’da deniz yok, sen ise denizin ortasındasın, paralellere bir verdiysek size beş verdik, böyle mi olmalıydı, seçimden önce milliyetçileri elimizden kaçırırsak ne olacak bunun sonu, mirasyedilere kaldık sizin yüzünüzden, gerçekten işimiz çok zor artık; sandıklara herkes sahip çıkıyor, sandığa herkes gidiyor, makarnalar kömürler artık para etmiyor, ilk iktidara geldiğimizde kasımda aşk başkaydı, şimdi ise kasım bir kabus olacak, uzun adam yatak odasının kapısını üç defa kilitleyip, üç defa demirlese, üç defa süngülese de artık “son” bahar geldi; “başkan babamızın sonbaharı”…

Gabriel Garcia Marquez’in Başkan Babamızın Sonbaharı isimli eseri bir diktatörler portresidir. Rastgele yaptığımız alıntıların bazılarını anlamlı, bazılarını anlamsız bulabilirsiniz. Ancak değişmeyen bir şey vardır; dünyanın neresine giderseniz gidin diktatörler birbirine benzer. Ve bir başka değişmez ise diktatörler her zaman yıkılmaya mahkumdur.

1 Kasım’da sandığa gidin ve oyunuzu kullanın.

Bu sonbahar başkan babamızın sonbaharı olsun!

“…bir ocak ikindisi, başkanlık balkonunda grubu gözleyen bir inek görmüştük, düşünün bir, ulusal balkonumuzda bir inek, ne korkunç bir şey, ne boktan bir ülke, herkes ineklerin merdiven çıkamayacağını, yol halıları seyrelmiş merdivenleri bile çıkamayacağını bildiğinden, ineğin ne yapıp balkona çıktığı uzun uzun tartışıldı…”

“…cüzamlılar, ellerinden sağlık tuzu emmeye can atan körler, sakatlar kuşatırdı çevresini, deprem, güneş tutulması, artık yıllar gibi Tanrı yanlışlarını onun düzelteceğini ilan eden okuryazar politikacılarla gözü kara dalkavuklar…”

“…kulenin saati on ikide on iki kere vurmamalıydı, iki kere vurmalıydı ki, hayat daha uzun görünsün…”

 “…hepimizin sandığı gibi egemenliğini sürdürmede silahlı kuvvetlerin desteğine gerek duyduğundan değil, tam tersi onları en ürkünç doğal düşmanları saydığından, kimi subayları, başka subaylarca gözetlendiklerine inandırdı, darbe girişiminde bulunmasınlar, diye görevlerini sık sık değiştirdi…”

“…o zamandan bu yana, şu koltuktan kalkmamışsan, hiç de kalkmamak derdindeysen, canın çekmediğinden değil, kalkacak cesareti gösteremeyişindendir anladın mı, biliyorsun ki seni sokakta sıradan bir ölümlü kılığında gördükleri an, köpekler gibi üşüşecekler tepene, Santa Marie Altar’daki cinayetlerin, kulenin hendeğine attırıp timsahlara yedirdiğin mahkumların, derilerini diri diri yüzdürüp ders olsun diye ailelerine yolladığın insanların öcünü bir çırpıda alacaklar senden…”

“…vartayı atlattık, bundan sonra tek başına yöneteceğim ülkeyi, itler ulumayacak çevremde, yarın sabah bu anasını bellediğimin ayaklanmasından bir bok çıkıp çıkmadığını göreceğiz, bu arada kıçımızı dayayacak şey kalmadıysa, en ucuzundan altı meşin tabureyle birkaç hasır ayarlarız…”

“…askermiş subaymış artık istemem çevremde, Allah belalarını versin, tek yaptıkları iş, süt tüketmek…”

“…bir tek başkanlık muhafızlarını tutacağım, iyi nişancıdırlar, dürüst adamlardır onlar, hükümet falan da kurmayacağım, Allah belasını versin, bir sağlık bakanı bulurum, zaten sağlıktan başka bir şeye ihtiyacımız mı var şu dünyada, bir de eli yazıya yatkın birini bulmalı kayıtlar için, böylece bakanlıkları, kışlaları falan da kiraya veririz, topladığımız parayı hizmet işlerinde kullanırız…”

“…yeter artık, her şeyi bilen felsefe doktorlarıyla her şeyi gören akıllı politikacılara da paydos, öyle ya burası bir başkanlık sarayı ne olsa, Patricia Aragones de söylemişti ya, gringoların dediği gibi zenciler kerhanesi değil, kuyrukluyıldız bir daha görünene kadar tek başıma yönetebilirim ülkeyi, yeterim de artarım bile, bir kere değil on kere bekleyebilirim yıldızın gelişini, şimdi şu durumda, bir daha ölmeye hiç niyetim yok bilesiniz…”

“…ulus, kendi yolunda yürüyordu, hükümet, kendisiydi tek başına; hiç kimse, keyfi yönetimini sözle de eylemle de bozmaya yeltenmiyordu, zaferinde öylesine yalnızdı ki, düşmanları bile kalmamıştı artık…”

“…sen yüzbaşı oldun, sen binbaşı, sen albay, yahu ne diyorum ben general oldum, general; geri kalanlar da teğmenliğe yükseldiler…”

“…hemen orada bulunan tutukluların sorgusunu üstlendi, habire konuştu, yüreğinin duymak istediği tek doğruyu kendi ağızlarıyla söylemelerini sağlamak istedi, beceremeyince de enlemesine bir sırığa astı onları, elleri ayakları bağlı, baş aşağı, saatlerce asılı durdular, yine beceremeyince, avlunun hendeğine attırdı, öbür tutuklular, arkadaşlarının timsahlarca kıstırılıp diri diri yiyilişini gördüler, yine olmadı, elebaşılar kümesinden birini seçti, derisini hepsinin gözleri önünde yüzdürdü, adamın yeni doğmuş bir bebek eşi gibi sapsarı, yumuşacık etini gözleriyle gördüler, gövdenin ılık kan fokurtusunu kulaklarıyla duydular, ıslıklığını, avlu taşlarına çarparak, can çekişerek düşüşünü yaşadılar, o zaman generalin istediğini itiraf ettiler…”

“…bu ülkenin asıl derdi, insanların azla düşünecek boş vakitleri olmasıydı, onları bir şeylerle oyalamak amacıyla mart ayı şiir şenliğini yeniden düzenledi…”

“…ameliyatlı hayasını küçük bir el arabasına koymadan yürüyemiyordu…”

“…soyağacı, metinlerden yok edildiği halde, yukarı yaylalar bölgesinden geldiğini sanıyordu…”

“…tarihteki ünlü zorbaların çoğu gibi piç olduğunu biliyordu…”

“…şu başkanlık sarayında  yaşamak da her an elektrikleri yanık tutmak gibi bir şey…”

“…ne acayip şeyler dimi ana, artık yoksul olmamanın güzelliğini anlayabilirsin…”

“…lambayı rafa bıraktı, yatak odasındaki üç kilidi kilitledi, üç sürgüyü sürdü, üç kol demirini indirip yüzükoyun yere uzandı…”

“…trafiğin canına okuyorlardı geçeceği yolu açarken, dipçiklerine davranıyorlardı…”

“…ve tutunabileceği tek şey başkanlık mührü taşıyan o sevimsiz eldi, başkanın, egemenliğin sinsi ateşindeki korlarda pişmiş, kızgın, katı, talancı eli…”

“…başkanlık arabasında ısı gölgede yüz derecenin altına düşmez, nem oranı yüzde doksan dokuz, ciğerlerinize toz dolar, kalabalıkta fıtığın kaynayan bir çaydanlık fokurtusuyla kök söktürür, domino oyununda yenilebileceğin tek kişi yoktur karşında…”

“…ve birdenbire kuyrukluyıldızın göründüğü dönemden bu yana adımını atmadığı Salı toplantılarına başkanlık eder buldu kendini…”

“…ekmekten bir balık kılçığı çıkalı beri yemeği her gün hizmetçilere tattırsa da, böcek öldürücü toza zehir katmışlardır korkusuyla onun soluduğu havayı incekettirse de, göz göre göre ölecekti…”

“…gazeteyi baştan aşağı tarıyor, kendi basın ajanslarının uydurduğu haberler dışında bir şeyler var mı diye bakıyordu…”

“…kısır aşklarla dolu ağlamaklı günlük dizileri izlemekten başka işi yoktu, ya, hamağına kurulur, elindeki meyve suyu bardağına dokunmadan dinlerdi günlük diziyi, kuşkunun boşluğunda yüzekalırdı bir süre, gözleri yaşlarla dolu, o gencecik kız ölecek mi acaba diye kıvranarak, Saenz de la Barra, evet diye bildirirdi, evet general, kız ölecek; ölmesin öyleyse diye buyururdu general, ölmeyecek, Allah kahretsin, dizinin sonuna kadar yaşayacak, o da herkes gibi evlenip çoluk çocuk sahibi olacak…”

“…yaptığınız her şeyi önceden anlatmışlardı bana, karşılığında, zevkten gözlerimizi yumup, aşkım, aşkım dememiz gerekiyormuş, bundan hoşlanıyormuşsunuz, paramızı ödemeden önce yapmamız gereken şeyleri prova ettiriyorlardı bize, ama bana sorarsanız, sağlık vergisi ve çavuşun yüzdesi çıktıktan sonra elimizde kalan işe yaramaz dört peso uğruna o olgun muzları önden, o yarı haşlanmış malangaları arkadan yemek kolay değildi, değmezdi Allah kahretsin, insanın ağzına atacak lokması yokken bunca yiyeceği altından yemesi doğru değildi…”

“…yılların utancına karşın, tıpkı o düşük diktatörler gibi, kirlenmiş onurlarıyla dünyayı pisletmesinler diye kayalıklardaki evde tutsak hayatı yaşattığı sözde konukları gibi yas uçurumunun kıyısındaydı, biliyordu…”

“…yatak odasının üç kilidini son kez kilitledi, üç sürgüyü sürdü, üç demiri indirdi…”

“…ölümün kamçısıyla köklerinden biçilmiş ihtiyar bir ölü olarak kaldı usulca sızlayan hayasıyla, sonbaharında, son donmuş yaprakların karanlık hışırtılarında unutuş gerçeğine, sılaya uçuyordu, ölünün çürümüş cüppesinden duyduğu korkuya sıkı sıkı tutunarak, ölüm haberini alıp sokaklara fırlayan, neşeli türküler çığıran, kalabalıkların gürültülerine yabancı, kurtuluş ezgilerine, şenlik fişeklerine, zafer çanlarına yabancı, kutlu haber, bütün dünyaya bildiriliyordu; sonsuzun bitmeyen süresi dolmuştur artık.” 

Murat KAYA

6 Haziran 2015 Cumartesi

Gökçe Fırat'a Özgürlük

Yarın sabah milyonlarca insan “oy” kullanmak için sandık başına gidecek. Siyasi parti liderleri il il dolaşıyor, gazetelere boy boy ilanlar veriliyor, televizyon kanallarında ise siyasetçiler eksik olmuyor. Ancak seçim sisteminde büyük bir eşitsizlik var. AKP devletin bütün imkanlarını kullanmakla yetinmeyip, cumhurbaşkanlığı makamını da hukuksuz bir şekilde siyasi amaçları için kullanıyor. HDP’ye barajı geçip AKP’ye can simidi olabilmesi için büyük bir medya desteği var. CHP ve MHP kendi güçleri ile siyasi sahada mücadele ediyor. SP-BBP ittifakına yönelik AKP’yi ciddi ölçüde tehdit ettikleri için büyük bir ambargo var. Vatan Partisi ve Anadolu Partisi ise AKP’nin elini güçlendirmek için var gücüyle çalışıyor.

Birde madalyonun öbür yüzü, seçime girmeyen siyasi partiler var. Ulusal Parti bu partilerden birisidir. AKP-PKK ittifakına karşı oyları bölmemek için 2015 yılındaki seçimlere girmeme kararı almıştır. Tavırları nettir; AKP Türkiye’yi Hitler Almanya’sına doğru hızla sürüklerken, alınacak %3 oyun yani hazine yardımının hiçbir önemi yoktur. İşte bu yüzden Ulusal Parti oyların CHP-MHP’ye ya da seçilme ihtimali yüksek olan Osman Pamukoğlu gibi bağımsız adaylara verilmesini savunuyor. Partinin lideri Gökçe Fırat yazdığı son yazısında kendi oyunu Osman Pamukoğlu’na vereceğini açıkladı. Ve bütün süreç bundan sonra başladı. Gökçe Fırat’ın yazısı daha matbaadan çıkmadan, Gökçe Fırat kendisini dört duvar arasında buldu!

Suçu neydi Gökçe Fırat’ın?

Cumhurbaşkanına hakaret etmek!

Gökçe Fırat, Tayyip Erdoğan başbakan iken söylediği bazı sözlerden dolayı tehdit ve hakaret suçlamasıyla gözaltına alındı. Savcılık bu iki suçlamadan dolayı tutuklanmasını talep ederken, mahkeme başkanı ortada bir tehdit olmadığı için sadece “hakaret” suçlaması ile Gökçe Fırat’ı tutukladı.

Mahkeme başkanına şunu soruyoruz; Gökçe Fırat o sözleri söylediği zaman Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı mıydı? Cumhurbaşkanı olmayan birisine yönelik sözleri nasıl olur da, “cumhurbaşkanına hakaret” olarak algılayabildiniz? Gökçe Fırat o sözleri söylediğinde cumhurbaşkanı olan kişi Tayyip Erdoğan değildir. Sırf bu durum bile hukuksuzluğu gözler önüne sermek için yeterlidir.

Bu olay Türk demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Seçimlere 1 hafta kala bir siyasi parti liderini tutuklamak ancak faşist düzenlerde mümkündür.

Gökçe Fırat’ın tutuklanmasının sebebi muhalif duruşudur. Yazdığı son kitabında AKP-PKK ittifakını gün yüzüne çıkarmış, ondan önceki kitabında ise paralel devleti kuran asıl kişinin Tayyip Erdoğan olduğunu kanıtlamıştı. Odatv gibi karanlık mecralar Gökçe Fırat’ı cemaatçi olmakla itham ediyor. Ancak Gökçe Fırat’ın Türksolu gazetesindeki bir yazısına Fethullah Gülen tarafından dava açılmıştır. Fethullah Gülen’in cemaatçi birisine dava açması mümkün müdür? Gökçe Fırat 17-25 Aralık soruşturmalarında AKP’nin gerçek yüzünü ortaya çıkaranlara destek vermektedir. Bu kişilere yönelik hukuksuzluklara karşı çıkmaktadır. Bunun adı cemaatçilik değildir, Gökçe Fırat aydın olmanın gereğini yerine getirmektedir.

Türkiye’de aydın olmanın bedeli ise her zaman hapishanelerde ödetilir. Gökçe Fırat hapishanede aydın olmanın bedelini öderken, bizim en önemli görevimiz “Gökçe Fırat’a Özgürlük” diye gür bir sesle haykırmaktır.

Murat KAYA

2 Ekim 2014 Perşembe

Kitap ve Polis

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Mephisto kitabevine giden 2 polise “siz katilsiniz” denilerek kitap satışı yapılmadı. Bu haberi ilk okuduğumda üzüldüm. Hem o iki polis için, hem de polislere kitap satışı yapmayan görevliler için üzüldüm.

Kitap okumak bu dünyayı güzelleştiren en güzel eylemlerden birisidir. Kitap okumaya engel olmak ise hangi gerekçe ile olursa olsun faşist bir anlayışın ürünüdür. Evet, polisleri sevmemek bu ülkede yaşayan herkesin en doğal hakkıdır. Polislerin özgürlüklerimizi kısıtlamasına boyun eğmeyenlerdeniz hepimiz. Peki ya polisin “kitap alma hakkını” elinden alınca, o şikayet ettiğimiz polislerden farklı mı oluyoruz?

Mephisto kitabevinin çalışanlarını tanımadığımız için kitap kültürü düzeylerini ölçecek değiliz. Ancak kendilerinden şöyle bir davranış beklerdik. Madem polislerden rahatsızsınız ve bu rahatsızlığınızı dile getirmek istiyorsunuz, polisleri kovmak yerine onlara kitap hediye etmek daha anlamlı olmaz mıydı?

“Polis kitaptan ne anlar” diye sığ bir bakış açısı ile işin içinden çıkmaya çalışmayın sakın. Kitapçıya adım atan kişi, kitaplara uzak birisi olamaz.

Gezi direnişi ile ilgili onlarca kitap çıktı. O kitaplardan birisini bu da bizim hediyemiz olsun deyip “gülümseyerek” polislere verseydiniz, emin olun çok daha etkili bir şekilde tepkinizi göstermiş olurdunuz. Polisleri kovmak kolaydır, polislere yaptığı yanlışları gözünün içine sokmak ise zordur. Mephisto çalışanları maalesef kolay olanı tercih ettiler…

***

Konyaaltı Belediyesi tarafından düzenlenen kitap fuarında idik. Genel olarak fuara katılım az olsa bile Mustafa Balbay yoğun bir ilgi gördü. Balbay’a kitaplarını imzalatmak için sıraya girdiğimizde önümüzde en az 50 kişi vardı. Bu sırada yanımıza motorsikletli polis timlerine mensup bir memur geldi. Sıranın en sonunda olduğumuz için mi yanımıza geldi, yoksa bir yerlerden tanıdığı için mi bilemiyorum. Resmi görevde olduğu için sırada bekleyemeyeceğini söyledikten sonra onun yerine de sırada durmamı rica etti. Bir polis memurunu elinde “Cumhuriyet Kitapları” poşetiyle görmek beni mutlu etmişti. Polis memurunu kırmadım, elindeki kitabı bana bıraktı ve görev yerine geri döndü. İstese sıraya girmeden görevliler aracılığı ile çok rahatlıkla kitabı imzalatabilirdi. Ancak o kişi “halktan” bir polis idi. Ben nasıl sıraya girmiş isem, o da sıranın kendisine gelmesini istedi. Sıra bize yaklaştığında polis memuru bir kez daha yanıma geldi. Normalde kitabı kendisi imzalatacaktı, ancak bir “hırsızlık” olayı yaşandığını ve onunla ilgilenmesi gerektiğini söyledi. Bana imzalatmak istediği ismi kitap ayracına yazarak verdi. Sıra bize gelince Mustafa Balbay ile Ergenekon davasındaki tek suçlunun cemaat olmadığını, bu konuda düşülen hatalara kendisinin düşmemesi gerektiğine dair düşüncelerimi ilettim. Kendisi İzmir mebusu olunca, bir İzmir seçmeni olarak İzmir üzerine konuşmamak da olmazdı. Sonra ise önce kendi kitaplarımı, ardından ise polis memurunun kitabını imzalattım. Balbay’a polis memurunu anlatınca yüzünde bir gülümseme oluştu. Gözlerinde keşke bütün polisler o kişi gibi olsa bakışı vardı.

***

Polis memurunun imzalattığı kitap hangisiydi biliyor musunuz?

“Gülümsemek Direnmektir”!

Bu kitap gezi direnişinden çok önce, Silivri zindanlarını aşarak okuyuculara ulaşmıştı.

“Direnme” eylemi henüz moda olmamışken, Mustafa Balbay Silivri zindanlarında gülümseyerek direniyordu.

O direnişinin simgelerinden birisi olan kitabını ise bir polis alıp imzalatıyor.

Bir diğer tarafta ise Mephisto kitabevinden polisler kovuluyor.

Hangisi daha güzel sizce?

Kitap okuyan polislerden korkmayalım; bir gün gelecek hep birlikte gülümseyerek direneceğiz!


Murat KAYA

13 Eylül 2014 Cumartesi

Müzakere mi? Mücadele mi?


AKP’nin omurgasız Suriye politikası Türkiye için çok ağır sonuçlar doğurdu. Emperyal Türkiye söylemi ile orta doğuda söz sahibi olmak isteyen Tayyip Erdoğan, bu söyleminin içeriğini doldurmayınca Türkiye’nin sınır bölgesi yol geçen hanı haline geldi. 11 Mayıs 2013 tarihinde Reyhanlı’da gerçekleşen terör eylemi AKP’nin dış politikasının bir sonucuydu. Güney sınırımızda yaşanan olaylar sadece Reyhanlı ile sınırlı kalmadı, Esat’ı devirmek için sınırsız destek verilen teröristler Türkiye için büyük bir tehdit haline geldi.
Türkiye’nin elleriyle büyütüp beslediği IŞİD diğer terör grupları ile çatışarak çok geniş bir bölgeye hakim oldu. Özellikle Musul’un düşmesi IŞİD için büyük bir kazanımdı. Musul’un düşmesi Türkmenler  için ise kıyım harekatının habercisiydi. Türkmeneli marşında geçen “Gökbörünün sönmez kalır çırağı/Türmenlere yakın etti Irağı” satırları artık sadece içimizdeki hırs ve kini ifade etme aracı haline gelmişti. Ancak Türkiye hükümeti burnumuzun dibindeki Türkmenlere sırtını çevirdi, yanı başımızdaki Türkmenler için Türkiye “ırak” oldu!
Türkiye’nin dış politikasının omurgasızlığı ve Türk istihbaratının beceriksizliği Musul başkonsolosluğunun basılmasıyla bir kez daha ortaya çıktı. IŞİD gizli gizli değil, adım adım ve göstere göstere Musul’u ele geçirdi. Musul valisi ve yüzbinlerce insan şehri terk etti. Bizzat Musul valisi Türk başkonsolosunu şehri terk etmesi konusunda uyardı. Ancak Ankara’dan gelen Musul’dan ayrılmayın emrinden dolayı diplomatlarımız ateş çemberinin içinde kaderlerine terk edildi. Başkonsolosumuz Öztürk Yılmaz ve 48 kişi IŞİD tarafından rehin alındı.
Musul’da yaşanan bu diplomatik rezaletin tek bir açıklaması vardır. AKP, IŞİD’in Türkiye’ye karşı bir saldırı düzenlemeyeceğini sandığı için başkonsolosluğumuzun boşaltılmasına karşı çıkmıştır. Bu durum siyaset bilimi ve istihbarat açısında tek kelime ile rezalettir. Evet, IŞİD Türkiye’ye karşı fiili bir saldırı da bulunmayacak idi. Çünkü IŞİD, AKP’nin yarattığı ortam sayesinde büyüyüp gelişmişti. IŞİD, AKP’yi bir süre daha kullanabileceği için kısa vadede Türkiye’yi karşısına almayacaktı. Ancak Musul başkonsolosu esir edilerek, kendilerine canlı kalkan oluşturdular. IŞİD uluslararası ilişkilerdeki en önemli kural olan “çıkar” ilişkisini çok iyi biliyordu. Bizim dışişleri bakanlığımız ise “stratejik derinlik” içinde kaybolup gitmişti.
IŞİD’in başta Türkmenler olmak üzere Şiilere karşı kıyım harekatına girişmesi dünyada gerekli infiali yaratamadı. Binlerce kişi acımasız şekilde katledildi, şanslı olan kişiler ise yaşadıkları yerleri terk edip başka bölgelere göç etti. Amerikan gazeteciler Steven Stloff ve James foley’in başı kesilerek öldürülmesi batının IŞİD’e karşı daha fazla sessiz kalamayacağını ortaya koydu.
Türkiye “Büyük Osmanlı” ve “Emperyal Türkiye” söylemleri içinde kaybolup gitmiş, IŞİD’e karşı eli kolu bağlı bir şekilde beklemeye başlamıştı. Çünkü Musul’daki diplomatik rezaletin ardından, diplomatlarımız IŞİD’in önünde kurbanlık koyun gibi bekliyordu. Eli kolu beklemek bir çözüm değildir. Bunun çözüm olmadığı her geçen gün bir kez daha kanıtlanıyor.
Evet, durum bu kadar açık ve tehlikelidir. Diplomatlarımız Irak’ın karanlık bölgelerinde ölüme terk edildi. IŞİD’e karşı düzenlenecek operasyonlarda onların canlı kalkan olarak kullanılacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yoktur. Türkiye en kısa zamanda somut adım atmalı ve diplomatlarımızı IŞİD’in elinden kurtarmak için çaba harcamalıdır.
Türkiye’nin elinin kolunun bağlanması PKK için büyük bir şanstır. Çünkü PKK, IŞİD’e karşı batıdan silah talep etmekte ve bu istekleri büyük ölçüde kabul görmektedir. IŞİD belası ortadan kalktıktan sonra PKK’nın bu silahları nereye çevireceğini hepimiz biliyoruz. İhanet süreci “silahların susması” söylemiyle başlamıştı, fakat bu süreç PKK’nın ağır silahlara sahip olması ile sonuçlanacak!
Türkiye artık pasif siyaseti bırakmalı ve terör ile mücadele etmeye başlamalıdır. IŞİD ve PKK ülkemiz için iki büyük tehdittir. Irak’a askeri operasyon düzenlememek diplomatlarımızın canını kurtarmaya yetmez. Üstelik böyle bir süreç PKK’nın daha da güçlenmesine sebep olur. İşte bu sebepten dolayı Türkiye IŞİD’e karşı askeri müdahaleye destek vermelidir. Verilecek olan bu destek PKK’nın güçlenmesine de engel olacaktır.
Diplomatlarımız için ise tek çıkar yol askeri operasyon ile onları kurtarmaktır. Evet, bu durum risklidir. Bazı diplomatlarımız hayatlarını kaybedebilir. Ancak unutmayalım diplomatlarımız zaten şu anda ölümü beklemektedir. IŞİD onların ya boğazını kesecek, ya da canlı kalkan olarak kullanacaktır. İzlenecek pasif siyasetin PKK’ya vereceği güç ise kısa vadede sınırlarımız içinde 100lerce hain saldırı olarak bize geri dönecektir.
AKP’nin omurgasız siyaseti diplomatlarımızı kurbanlık koyun haline getirmiştir. IŞİD diplomatlarımızın boğazına bıçağı dayamıştır. AKP stratejik hatalar yüzünden o bıçağın dayanmasına sebep olmuştur. PKK ise bu süreci kendi lehine kullanmak için çaba harcamaktadır. AKP’nin 12 yıldan beri ulusal çıkarlarımıza yönelik hiçbir adım atmadığını biliyoruz. Ancak 49 can söz konusu; diplomatlarımız bir an önce IŞİD’in elinden kurtarılmalıdır, çözüm müzakere değil mücadeledir!
IŞİD’e yönelik düzenlenecek operasyonlardan önce eğer diplomatlarımız kurtarılmazsa, maalesef diplomatlarımız için Fatiha okumaktan başka hiçbir şey yapamayabiliriz!
Murat KAYA

31 Temmuz 2014 Perşembe

Algı Operasyonu Olarak Seçim Anketleri

Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde arka arkaya anketler yayınlanmaya devam ediyor. Bu anketlerin tamamı Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya taşımak için çaba harcayan karanlık ellerin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Anket sonuçlarını manipüle etmek son derece kolaydır. Bunun en güzel örneğini yerel seçimler öncesinde Habertürk gazetesinde gördük. Fatih Altaylı MHP’nin yükselişi AKP’yi rahatsız ettiği için masa başında MHP’nin oy oranını düşürmüştü. Basın ahlakının ayaklar altına alındığını gösteren bu olay anketlere hiçbir zaman güvenilmemesi gerektiğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Seçimlerden önce yapılan anketler aslında sandıktan çıkacak sonucun habercisidir. Fakat bu ifadeden anket sonuçlarının milli iradeyi gösterdiği anlamı çıkartılmamalıdır. Tam tersine anket sonuçları milli iradeyi hiçe saymak için bir araç olarak kullanılmaktadır.

Aslında seçimlerden önce sandıktan çıkacak sonuç karanlık eller tarafından belirlenmektedir. Mükerrer oy kullanımı ve oy hırsızlığı ile milli irade hiçe sayılmaktadır. Milli irade ifadesini ağızlarına sakız yapan karanlık eller hile sonucu iktidarlarını korumaktadır. İşte bu noktada anketlerin önemi ortaya çıkıyor. Seçimlerden önce manipüle edilmiş anketler ile zihinleri bulanan halk, sandıktan çıkan hileli sonucu kanıksamaktadır. Biz bu durumu 30 Mart yerel seçimlerinde gördük. YSK’nın resmi seçim sonuçlarını inceleyerek 2014 yerel seçimlerinde yaşanan oy hırsızlığını ortaya koymuştuk.

Anketlerde ortalama 2000-3000 kişinin oy tercihleri sorgulanmaktadır. Bu küçük kümeden, genelleme yapılmakta bütün Türkiye’yi kapsayan bir sonuca ulaşılmaktadır. Elimizde küçük bir araştırma kümesi ile sınırlı olmayan çok önemli bir veri vardır. Yerel seçimlerin üzerinden sadece 4 ay geçti. Yerel seçim sonuçları, en titiz anket sonucundan bile daha güvenilirdir. Çünkü 2000-3000 kişinin değil bütün Türkiye’nin oy tercihi karşımızda durmaktadır.

2014 yerel seçimlerinde CHP ve MHP’nin oy toplamı 2011 genel seçimlerine göre 3 milyon artmıştır. AKP’nin ise oyları 2.5 milyon düşmüştür! Üstelik bu seçim sonuçları YSK’nın resmi açıklamalarına göre hilelidir. Yani AKP onca hileye rağmen 2.5 milyon oy kaybetmiştir. Bundan daha da önemlisi Ekmel Bey’i destekleyen partiler toplam 20.699.460 oy alırken, AKP’nin aldığı oy sayısı ise 19.469.840’tır.

Ekmel Bey’i destekleyen muhalif cephenin oy potansiyeli AKP’ye göre 1 milyon daha fazla iken; anket sonuçlarına baktığımız zaman Tayyip Erdoğan’ın %54 Ekmel Bey’in ise %38 oy alacağı iddia ediliyor. Bu sonuç istatistik bilimine ihanet etmek, milli iradeyi ise hiçe saymak, Türk milletini ise aptal yerine koymaktır!

Ayakkabı kutularına para saklamayı akıl eden hırsız zihniyet, Çankaya’ya da oy hırsızlığı ile çıkma planları yapmaktadır. Yayınlanan anketler ile algı operasyonuna tabi tutulan Türk milletinin şimdiden seçimi Tayyip Erdoğan’ı kazanacağına inanması sağlanmaktadır. En yandaş anket firması bile ilk turda Tayyip Erdoğan’ın kazanamayacağını biliyor. Seçimin ikinci tura kalması ise PKK’nın desteği ile Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkması demek olacaktır. Anketlerde yapılan algı operasyonunun amacı seçime katılım oranını düşürmek ve Ekmel Bey’in ilk turda zafer elde etmesine engel olmaktır.

10 Ağustos’ta Ekmel Bey’in oy oranı %50’yi geçecektir! 

Anketlere aldanmayın, oyuna gelmeyin, oyunuzu kullanın!

Murat KAYA